AİK Yazılar İran’ın Nükleer Gelişimi ve Uygulanan Ambargo ve Yaptırımların Dış Politikasına Etkisi Makalesi Üzerine Tahlil

İran’ın Nükleer Gelişimi ve Uygulanan Ambargo ve Yaptırımların Dış Politikasına Etkisi Makalesi Üzerine Tahlil

Categories:

Makalede ele alınan en önemli başlığı tahlil etmek gerekirse, Batı ile İran arasındaki nükleer krize yani İran’ın nükleer gelişim isteğine ne sebep olmuştur?

İslam devrimi öncesi İran Şah’ı batı yanlısı bir yönetim sürdürdüğünden ABD ile ilişkileri pozitifti. ABD, İran’ın enerji ihtiyacını nükleer enerji ile sağlayıp fosil yakıtlarını kullanmak amacıyla ve o dönem İran’ın Batı’nın Orta Doğu’daki önemli bir müttefiki olması sebebiyle ülkenin nükleer gelişiminden yanaydı. Hatta İran’da ilk nükleer gelişim ABD desteğiyle sağlanmıştı. 1970 yılında imzalanan NPT antlaşması ile ABD, İran’ın nükleer gelişimini savuma ve barışçıl amaçlarla olmak kaydıyla desteklemiştir.

Şah Pehlevi’nin modernizasyon ilkesiyle yaptığı batılı reformlar, ülkede ani bir enflasyon ile ekonomik çöküşe sebep olunca halktan devrim yankıları duyulmaya başladı. Geçmişte Şah’ın emriyle Irak’a sürgün edilmiş ve İran’a gelmeden önce de Paris’te bulunan İran ulemasından Humeyni, 1979’da İslam devrimi ile başa geçti ancak özellikle rehineler krizi sonrası Batı’nın, İran’a karşı olan yaptırımları ve tutumu negatif yönde değişti. Ülke, ABD tarafından şeytan diye adlandırıldı. İslam Devrimi ile ABD ile yaşanan rehineler krizi öncesi ABD ve Batı, ekonomik çıkarlardan ötürü İran’nın nükleer gelişimini şimdiki durumun aksine İsrail, Hindistan ve Pakistan’da yaptıkları gibi desteklemiştir.

Şah ile başlamış olan nükleer çalışmalar, Humeyni döneminde İslam’a aykırı olması gerekçesiyle durdurulmuş ancak 1980-1988 yılları arasında süren İran-Irak savaşı sırasında Irak’ın kimyasal silah kullanması üzerine 1984’te çalışmalar gizli bir biçimde ülkenin güvenliği gerekçesiyle tekrar başlamıştır. Nükleer güç artık İran için bir enerji ve savunma yolu olmaktan fazlası olarak dünyadan ötekileştirilmiş İran için milli ve ideolojik olarak Batı’ya karşı bir direniş sembolü haline gelmiştir. İran halkının büyük bir kesimi, makalede belirtildiği üzere, yapılan nükleer araştırmaları desteklemektedir.

Bu nükleer programın nükleer krize dönüşmesi ise 2002’de yaşandı. 14 Ağustos 2002’de İran muhaliflerinden Ulusal Direniş Konseyi ve Halkın Mücahitleri Örgütü’nden Ali Rıza Jafarzadeh’in Natanz’da Uranyum zenginleştirme ve Arak’ta ağır su ürettiğine dair açıklamalarda bulunması, İran Nükleer Programı’nın “İran Nükleer Krizi”ne döndüğü şeklinde yorumlanabilir. ABD, nükleer faaliyetlerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA)’na bildirmediği gerekçesiyle İran’ı gizli nükleer silah yapmakla itham etmiştir. ABD bu konunun güvenlik konseyine taşınmasını talep etse de AB, İran ile yumuşamaya gitmiş ve NPT ek protokolünü imzalayarak İran’ın nükleer programını durduracağını beyan etmiştir. 2004 tarihli UAEA raporunda, İran’ın 1995-2002 yılları arasında yürüttüğü faaliyetlere dair açıklamalar UAEA tarafından tatmin edici bulunmamıştır.

İran nükleer krizindeki “ikinci yumuşama” yine AB üçlüsünün girişimleriyle gerçekleşmiştir. Girişimlerin sonucunda 15 Kasım 2004’te Paris Anlaşması imzalanmış, bu anlaşmayla İran uranyum zenginleştirme, dönüştürme ve yeniden işleme faaliyetlerini askıya almayı kabul etmiştir. Anlaşmada AB ile uzun vadede işbirliğine ve İran’ın nükleer programını barışçıl şekilde yürüteceğine dair taahhütler verilmiştir. Mahmud Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle bu yumuşama dönemi sona erdi ve İran Batı’ya karşı sert söylemlerde bulunmaya başladı. Bunun üzerine kriz tekrar alevlendi. ABD’nin Orta Doğu’yu kendi yanlısı rejimlerle donatma ve küresel hegemonya isteği üzerine İran nükleer faaliyetlerini tekrar arttırmıştır.

Hindistan ve Pakistan’da ABD ile yapılan nükleer anlaşmalarla Batı, İran’a çifte standart uygulayarak seçici şekilde nükleer programları meşrulaştırmıştır. Bu çifte standardın Batı tarafından sebeplerine baktığımızda, İran’da nükleer silahlanmanın bölgede bir silahlanma yarışına patlak vereceği sunulmaktadır. İran hükümeti, nükleer gücü çevresel ve enerji kaynaklı barışçıl amaçlarla kullanacağını ve nükleer silahlanmanın İslam hukukuna ters düştüğünü açıklamıştı.

2007’de UAEA’ya denetimleri açmış ve yayımlanan raporda nükleer silah bulunmadığı beyan edilmiştir. Bu gelişme sonrası yumuşayan ABD ve gelişmelere rağmen İran’ın maruz kaldığı STUXNET saldırısı, İran-Batı arasındaki güven sorununu yeniden gündeme getirmiştir. Çoğu İranlı’ya göre ABD’nin örtülü saldırısı olarak nitelendirilen STUXNET saldırısıyla, Natanz’daki 1000 santrifüj devre dışı kalmıştır. İranlı yetkililer saldırıya rağmen nükleer faaliyetlerine devam ettiklerini ifade etmiş, İsrail ve ABD’nin yanı sıra İran’ın nükleer santrallerinde kullandığı sistemin altyapısını hazırlayan Almanya’yı, bu iki devlete verileri satmakla suçlamıştır. İlk başta ithamlara karşı sessiz kalsa da New York Times’da David Sanger’in raporunda, STUXNET saldırısının İran’ın nükleer faaliyetlerine zarar vermek için Olympic Games adlı proje çerçevesinde geliştirdiği belirtilmiştir. Bazı röportajlarda ise İsrail tarafından gerçekleştirildiği iddia edilmiştir.

2010’da Türkiye, Brezilya ve İran arasında imzalanan Tahran Antlaşması ile İran’ın 1200 kilogramdan düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumunu Türkiye’de muhafazası ve bu uranyumun İran’a ait olmaya devam edeceği istenirse UAEA tarafından denetlenebileceği konusunda anlaşmaya varılmıştır. Bu antlaşma üzerine 2012’de İsrail ve ABD tarafından İranlı bir mühendisin öldürülmesi sonucu ilişkiler tekrar gerilmiştir.

2013’te Cenevre görüşmelerinde yaptırımların azaltılması ve yeni yaptırımlar getirilmemesi karşılığında İran’ın tesislerini denetime açması kararlaştırıldı. Cenevre Antlaşması ile 2014’te İran, diplomatik bir zafer elde ederek artık nükleer program yapıp yapmayacağını değil, miktarı tartışmaya başlamıştır. Batı, İran’ın nükleer gücünü kabul etmiştir. 2015 Nükleer Antlaşması ile İran’a yaptırımlar aşamalı olarak kalkmaya başlamış ve karşılığında İran’ın nükleer gücü sınırlandırılmıştır. Fakat hala ABD tarafından çeşitli ambargolar ve söylemler devam etmekte ve ülke ekonomisi tam olarak toparlanamamakta. İran ekonomisi ambargolara rağmen RF ve Çin gibi ülkelerle alternatif ilişkilere dayanarak hedeflenen miktarda sarsılmamış olsa da halk bu ekonomik sarsıntıyı derinden hissetmiş ve hala hissetmektedir.

Makaleye buradan ulaşabilirsiniz.

Yorum Yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir